ismailenver

Henüz kendisini bizlere anlatmamış.
7 Yorumları
  • Favorileri
  • İzleme Listesi
  • Son Yorumları
  • Henüz hiçbir içerik favorilere eklenmemiş.

    Henüz hiçbir içerik izleme listesine eklenmemiş.

    • Mayıs Sıkıntısı – Clouds of May
      Mayıs Sıkıntısı – Clouds of May için demiş ki;

      Her ne kadar Nuri Bilge Ceylan’ın ilk filmi olmasa da Mayıs Sıkıntısı ne yazık ki filmografisinin batağa saplanıp kalması sürecinin ilk filmi…
      Bu filmle Nuri Bilge Ceylan fotoğraf sanatını sinema sanatına öncelemenin dikkat-ilgi-başarı-şöhret-para getirdiğini fark ediyor.

      Halbuki Kasaba’da daha klasik bir sinema filmi seyretmiştik. Saffet, Nuri Bilge Ceylan değil biraz saffet biraz da Mehmet Emin Toprak idi…

      Mayıs Sıkıntısıyla Nuri Bilge Ceylan Filmografisindeki tüm protagonistler Nuri Bilge Ceylan olacaktı… Sadece mekanlar ve hikayeler değişecek kimlikler özünde objektif-lens-gözlük ve en nihayetinde Nuri Bilge Ceylan’ın gözü olacaktı.

      Öyle ki gerçek hayatta Muzaffer Özdemir olan Muzaffer Özdemir filmde aynı adını aktarsa da Nuri Bilge Ceylan’ın imgelemesinden öteye geçemiyor. Hatta öz babası Emin Ceylan bile Mayıs Sıkıntısı filmi için kendi olmaktan çıkıp öz oğlu Nuri Bilge Ceylan’ın kendisini algılaması olmuş… Sıfır hürriyet yani bir önceki filmindeki saffete bile reva görmüş yönetmen hürriyeti…

      Tabii bunu yıllar geçtikçe çektiği film sayısı arttıkça daha rahat gördük türk izleyicisi olarak. Lakin ne denli korkunç bir koşullanma ki daha 2. filminde ortaya çıkan bu görüş 30 yıl boyunca her geçen gün daha da mutaassuplık halini alıyor…

      Hikaye anlatmak zorundadır film. Anlatmıyorsa o en fazla belgesel ki orada bile bir çerçeve bir janr var yahut fotoğraf olur. İşte Nuri Bilge Ceylan’ı ayırt edilebilir kıldığı için daha doğrusu fotoğraf çekmeyi kamera kullanmaktan daha iyi becerdiği için yaptığı işe sinema algısı vermeye çalışmak; yaptığı işleri biçimsel olarak sinema filmi şablonuna oturtmak çabasına kani geldiği filmdir Mayıs Sıkıntısı…

      Zaten ilk filmlerini Nuri Bilge Ceylan boşuna fotoğraf makinesiyle çekmemiştir… 1999’dan bakınca film 10 üzerinden 7 alıyor ismailenverden ama ne yazık ki 2019’dan yani tam 30 sene sonra bakınca art niyetli bir kariyer planlamasının kötülük tohumu olarak addettiğimden puanım 10 üzerinden 6’ya düşüyor. Yine de ilk defa izleyecekler için film tavsiye edinilesi bir iş… Özellikle yönetmenlik hevesindeki kamera arkası personeline ilham verici.

      Son bir not; hala Nuri Bilge Ceylan teknik bilgisini ve fotoğraf sevgisini hikaye anlatımıyla birleştirip bizlere dünya sinemasında ilk 100’e girecek bir iş armağan edebilir ki varlığı Türk Varlığına armağan olsun…

    • Sarmaşık – Ivy
      Sarmaşık – Ivy için demiş ki;

      Güzel bir politik film denemesi. Türkiye’de politik film çekilmez. Çekilemez değil istenirse çekilir kimse de sansürlemez ama bi de yönetmen sineması politik film çekerse ya didkatizmin dibine vurur veyahut propaganda yapar. Maalesef durum bu. Sarmaşık her ne kadar alegorik bir film olsa da kurduğu analojiler ve onlarca atıfla çok bariz yapmış bunu. Dolayısıyla çok bariz. Farz-ı muhal Taxi Driver da politik filmdir ama kör göze parmak değildir. Bugün bile birçok sinefil Taxi Driver’ın Nixon Taraftarı bir film olduğunu bilmez. “Sessiz Çoğunluğun Sesi”dir Travis üzerinden Scorsese…

      Sarmaşık elbette Türk Sineması için küvezlik nadide bir eser o yüzden bu barizlik bayağılık olarak kabul edilmemeli. Şahsen izlerken tebessüm etmiş takdir etmiştim lakin Tolga Karaçelik’in galiba yaşının küçük olması sebebiyle Türkiye’deki politik spektruma hakim olamaması karakterlerin temsil ettiği cenahların kendi arasındaki ilşkisinin Türk Yakın Siyasi Tarihiyle örtüşmemesi…

      Açıklamak gerekirse; misal Kürtlerin, Devlet Aygıtıyla yahut Derin Devlet ile ya da direkt Rejimle ne gibi bir organik bağı olabilir ki?

      Ya da Milliyetçi kesimin Komünist kesime bu kadar sempatiyle yaklaşması nasıl olabilir?

      Ha keza Türkiye’de Sosyal Demokratlar Komünistleri yönlendirmiştir ama filmde tersi oluyor…

      Ya da Rejimin islamcılarla arasının iyi olması da neyin nesi???

      İşte tüm bu sorular Türk Siyasi Hayatını idrak edememiş olmak, kendi yaşam süresiyle ülkenin politik tarihini eşlemek ve dahası yönetmen-senarist ve yapımcı Tolga’nın kendi filmin öznesi olarak görmesi.

      Bu açılardan tam bir mantık hatası var yoksa Gemi’nin Türkiye olması; karakterlerin Türk toplumunun belli başlı cenahlarını temsil etmesi, sinematografik dil, kurgu, hikaye ve çekimler açısından şahane bir eser. Mamafih bu filmi kurtarmaya yetmiyor.

      Türk Siyasi Hayatını Gezi gibi bir çocuksu ve post modern bir örnek üzerinden tahlil ederek bu film tasarlanmış. Yani 40 yıllık terör operasyonlarının olduğu bir ülkede hangi akla hizmet siyasal kürtçülerin Türk Devletini, Türk Soluna karşı koruduğu savunulabilir ki?

      Bilakis Siyasal Kürtçüler Türk Solunu Devlete karşı korur haldeler… Aynı durum 30 yıla yakındır devletin siyasal islamcıları rejim tehdidi olarak kabul etmesinin göz ardı edilerek devletin siyasal islamcıları koruduğu safsatasına ne demeli?

      Ya da milliyetçiler ile komünistlerin arasının iyi olması 1970ler Türkiyesinin atlanıldığının ikrarı değil mi?

      Tolga Karaçelik sadece Gezi eylemleri üstünden Türkiye tahlil yapmış. Devlet = Siyasal İslam + Siyasal Kürçüler VS milliyetçiler + sosyal demokratlar +komünistler

      Alegorizmin mutlaka gerçekliğe dokunması gerek yoksa alternatif bir gerçeklikle anlattığın şey fiktif olur ve siyasi fikirler göndermeye dönüşemez zira refere edilecek nokta hakikat olmaktan çıkmıştır.

      Ayrıca devlet aygıtını temsil eden beybabanın telefonda kimle konuştuğu sorunsalına da bir cevap getirmemiş Tolga Karaçelik ilginç bir şekilde… Zira kurduğu alternatif Türk Siyasasının dayanağı Batı olmak zorunda ama kendisi de Gezici olan yönetmen-senarist-yapımcı kalkıp da buna atıfta bulunamıyor doğal olarak…. Küresel Sermaye Sahipleri ise Armatör Firma e o zaman bunun menşei asyalılar mı yahut afrikalılar mı???

      Galiba politik film denemeleri Türkiye’ede yapılırken birazcık da olsa yakın tarih, sosyoloji filan çalışmak gerek eğer ki vakıf değilse eser sahipleri….

      Sarmaşık’ı teknik açıdan değerlendirirsek filmin tek mekan olması muazzam zira düşük bütçe oluşturmanın en iyi yolu mekan sayısını kısmaktır. Lakin bu durumda banallaşmadan ve izleyicinin dikkatini canlı tutmanız gerekir. Sarmaşık bu açıdan başarılı zira hikaye ggereği tek mekanda olmak zorundasın.

      Filmde kurgusal olarak klasik bir yöntem seçilmiş olsa da filme akıcılık kattığı bir gerçek. Görsel efektleri de çok başarı buldum. Hiç eğreti durmamış adeta filmi örtmüş.

      Her sıkışan Türk Filminin sigortası da ister reforme olsun ister deforme olsun isterse de kendi formunda olsun Türk Halk Müziğidir… Bu filmde de Cem Karaca yapması gerekeni yapmış…

      Birkaç lafız da diyaloglara… Hakkaten sokağı yakalamış, jargon sahibi, karakterli bir senaryo… Türk Klasik Musikisi dinleyen alkolsever bir beybaba nasıl İstanbulca konuşursa öyle konuşuyor beybaba karakteri… Yahut sokakta yolunu bulan lümpen, dümenci, sinyalci, üçkağıtçı nasıl hikayeler sıralarsa öyle sıralıyor cenk… Çok sahici… Sanat da oldukça iyi; tüm nesneler göndermelere uygun seçilmiş… Atatürk posterinden Adana Demirspor formasına kadar…

      Eğer ki yetkiyi Beybaba, İsmail’e değil de Nadir’e verseydi ve kayırdığı tayfa Nadir değil de Alper olsaydı; Cenk, İsmail’den çok Nadir’e bilenseydi ve Alper’den çok Kürt ile takılsaydı özetle; Beybaba+Alper+Nadir VS İsmail+Cenk+Kürt olarak bir dikotomi oluşmuş olsaydı efsane bir türk filmi izlemiş olurduk ki Tolga Karaçelik’in şahsen vermek istediği tüm çatışmalar yine verilebilirdi yani İslamcı-Solcu Ayrışması…

      Yine de Tolga Karaçelik’in ihanet raddesine varacak bir Türkiye Düşmanlığı yaptığını düşünmüyorum galiba ait olduğu orta-üst sınıf yaşıtları gibi o da “Aynı Gemideyiz” metaforundan ve söyleminden çok sıkılmış Türkiye’yi görmek istediği gibi okumuş pek derine inmeden kendi nefsinin ve tecrübelerinin sığlığıyla Türkiye’nin derinliğini ölçmeye çalışmış.

      Sarmaşık’a 10 üzerinden not vermem gerekirse rahatlıkla 7 verebilirim. Tek mekan ve alegorik bir film için bence 104 dakika hiç fena bir süre değil. Gelecek vaat eden bir yönetmen Tolga Karaçelik ne var ki yönetttiğin filmlerin senaristi de sen olursan kaçınılmaz olarak senaryo üzerinden de eleştiriliyorsun. Yine de 34 yaşında yapılmış bir iş Sarmaşık… Her şeye rağmen takdire şayan…

    • The Favourite – Sarayın Gözdesi
      The Favourite – Sarayın Gözdesi için demiş ki;

      Film 10 dalda oscara aday gösterilince acaba akademi imana geldi de devran dönüyor mu diye düşünmüştü ama pek tabii ki politik doğrucu hollywood yine afro amerikalı eşcinsellerin dramına bastı mühürü… Evet 1990ların ilk yarısında bu hikayelerin işlenmesi mühim idi zira gerçek bir görmezlik, vurdumduymazlık vardı ondandır ki Philladelphia gibi işleri beğeniyorduk ve haklı bir şekilde taltif ediliyordu. İyi de her sene her sene olmaz ki…

      Neyse filme gelecek olursak Lanthimos artık sadece sosyolojik ve iktisadi buhranlar yaşayan yunan halkının hikayeleri dışında evrensel hatta başka memleketlerin ince politik tarihine, sosyolojisine ve antropolojisine vakıf filmler çekebileceğini göstermiş oldu.

      Artık Yorgos Lanthimos da bir dünya yönetmeni. 2003 yılından beri Yunan Milli Duygularını el altından ve bilinçaltından yabancılara okşatmaya çalışan Yorgos bu beyhude çabadan çıkmaya evrenseli yakalamaya çalışıyordu. Malum 2004 Atina Olimpiyatlarının açılış-kapanış seromonisinden tutun da Dogtooth’a kadar bu çabalarını şovenist olarak addedilmeden başarıyla götürdü. The Lobster ve The Killing of a Sacred Deer da bu çabalarının bir sonucuydu. Mamafih Lanthimos, nihayetinde The Favourite ile erler meydanına çıkış yaptı hem de ne çıkış…

      Bir sinema filmiyle harp akademilerimizde bile okutulan Marlborough’un aslında sadece karısını bir saray gözdesi olarak kraliçeyle aşk yaşatan bir saray entrikacısı olup çok da büyük bir saha komutanı ve askeri taktisyen olmadığını; Churchill’in muhafazakar olmadığını, Whiglerin yani Liberallerin yani günümüz Yeni İşçi Partisinin geleneksel olarak savaş yanlısı olduğunu (Blair-Prescott-Brown), Torylerin yani Muhafazakarların da geleneksel olarak savaş karşıtı olduğunu ve düşük vergiden taraf olduklarını (Churchill ve Thatcher gibi istisnalar hariç ki buna da kısmi değiniyor film) üsturuplu bir dille anlatmış.

      Filmde çekim teknikleri muazzam; hızlı kamera geçişleri, balık gözü lensler, plan-sekans, açı ve ışık kullanımı son derece inkilapçı…

      Filmde çok iyi tarihi araştırma yapılmış yani 21. yüzyıl ağzıyla konuşan yok… Tamamen kendinizi 18.asırda hissediyorsunuz. Sosyal davranışlar da öyle. Mizah, zulüm, kadın-erkek ilişkileri son derece doğal.

      Kadına bakış ise muazzam. Zira Efeminelik son derece post modern bir kavramdır. Eskiden kadın ve erkek sadece cinsiyet olarak farklıydı ama toplumsal rolleri aynıydı. Yani gücü eline alan herkes kadın-erkek; kral-kraliçe aynı davranırdı… Tıpkı the favourite’de heteroseksüel bir kraliçeyi ayartmaya çalışacak olan gözde erkekler ile homoseksüel kraliçeyi ayartmaya çalışacak gözde kadınlar arasında hiçbir fark olmadığının liberal yüzlere acımasızca çarpılması gibi.

      Film tamamen bir kadın hikayesi olmasına rağmen mağdur olmayan, güçlü ve çağdaş dünyamız için fazla “erkek” gibi duran kadınlar hollywoodu rahatsız etmiş olacak ki 10 oscar adaylığına sadece 1 ödül ki o da kraliçe anne rolündeki Olivia Collman’a verilmiş zaten vermeseler döverlerdi kerhen yani…

      Kostümler muazzam, ahlak tahlili muazzam; şantaj, tecavüz, suikast, entrika gayet doğal sayılıyordu o dönemlerde… Asalet, namus, din, vergilendirme, savaş kararı gibi mevhumlar sadece ve sadece kraliçeyi liberal gözdenin mi yoksa muhafazakar gözdenin mi o an daha fazla seksüel açıdan tatmin ettiğiyle alakalı olduğunu gözler önüne sererek aslında dünyanın en eski parlamenter sistemini de yerin dibine sokmaktadır. Ama gerçek bu… Muhalafet ve İktidar kraliçeyi yatakta tatmin edebildiği kadar söz sahibi bunun sorumlusu kim? Bence parlamanto değil… Lanthimos yine de direkt kraliçeyi hedef almıyor ve suçu gözdelere yığıyor final sahnesinde ki çok ilginç filmin climaxı son sahnesi olmuş…

      Eşcinsellik ise bu filmde de eşcinsellik var ama neden son dönem hollywood filmleri kadar popüler olmadı sorunsalının cevabı da biraz eşcinsel ilişkinin temelinde yatıyor. Yoksa illa gayler olsun lezbiyenlere hayır gibi naif bir yaklaşımı olduğunu düşünmüyorum akademinin. Zira Lanthimos, Akademiye görmezden gelmeye çalıştığı şeyi vuruyor yüzlerine; eşcinsellik tercihtir çok çok koşullandırılmış son seçenektir. Yani kraliçe anne’in çocukları düşük olmasa o tavşan beslemeyecekti dolayısıyla düşes ile lezbiyen ilişkisi olmayacaktı ki yeni gözdeler erkek yerine kadın olmaya devam edecekti. Bu biraz da şu demek her eşcinsel biseksüeldir…. Şartlar ve nefise göre değişir yoksa yaratılışla alakası yok…

      Eee böyle olunca tamamen kadın hikayesi olsa da efemine; eşcinsel hikayesi olsa da ajitasyon olmayan bir iş olduğundan 10’un 1’ini alan The Favourite’a ideolojik hasmane yaklaşımlar geride bırakılıp at gözlüğü çıkarılınca 2018 yılının en iyi filmi olarak değerlendiriyor ve kostüm-makyaj-oyunculuk-senaryo-sanat-tarih-kamera yönetimi gibi tüm kriterler göz önüne alınınca dünya sinema tarihine şimdiden geçmiş bu şahesere 10 üzerinden 9 veriyorum… İzleyin izlettirin…

    • Band of Brothers
      Band of Brothers için demiş ki;

      Dünya Tarihinin uzak ara en iyi dizisi… Böyle filmler ve diziler izledik diyenler ya konunun cahili ya da yaşları küçük zira bu dizi filmin başarısıdır bu furyayı başlatan… Bugün HBO ayılıp bayılınan fantastik işleri yapıyorsa Band of Brothers’a borçlu… Hatta netflix gibi platformların iktisadi olabileceğinin ilk kıvılcımını yakan da bu iştir…

      Gençler bilmez Band of Brothers dünya ile eş zamanlı TRT’de de yayınlanmıştı hatta ilk bölümden önce belgeseli verilmiş üzerine Rekin Teksoylar, Atilla Dorsaylar program yapmışlardı… İnternetin etkin olmadığı zamanlarda başı kapalı, basma entarili teyzeler çay demleyip bu diziyi izledi…

      Dizide propaganda sıfırdır… Tamamen savaştaki askerlerin kardeşliği işlenmiştir… Bizde bıraktığı duygular inanılmazdır zira bu dizi vizyona girdiğinde ilk bölümünü izlediğimizde bir hafta önce hala hayatta olan adamların gerçek halini izlediğimiz belgesel bölümdeki adamların gençlik hallerini görmek sanata ve tarihe olan saygımızı arttırmış izlediğimiz şeyin kurgu değil belgesel olduğunu yüzümüze vurmuştu…

      Sadece castingi bile ne muhteşem nevh-i şahsına münhasır bir iş olduğunu ortaya koymaktadır zira dizide tek bir yıldız isim yoktur hatta tanınınmış tek oyuncu o dönemde friends isimli dandik popüler bir dizideki david schwimmer idi ki yapımcılar spielberg ve hanks özellike boş bir karakteri ona oynatarak hollywood işlerine selam çaktıklarını söyleyip gülmüşlerdi.

      Onun dışında tamamen no name isimlerden kurulu kadro da dizinin gerçekliğine katkı sağlamıştır mamafih casting başarısı ekipten onlarca dünya yıldızı çıkartmasından da barizdir.

      Band of Brothers’ın meşhur ettiği Biraderlerden bazıları;

      1) Damien Lewis
      2) Donnie Wahlberg
      3) Michael Fassbender
      4) James McAvoy
      5) Ron Livingston
      6) Rick Gomez
      7) Neal McDonough
      8) Matthew Settle
      9) David Nicolle
      10) Tom Hardy
      11) Stephen Graham
      12) Corey Johnson
      13) Iain Robertson
      14) Simon Pegg
      15) Dominic Cooper
      16) Jimmy Fallon (garip ama gerçek)
      17) Ben Payton
      18) Andrew Scott

      sayfalarca yazılır da kuralları çiğnemeden şunu da belirtmek boynumun borcu olsun 🙂 yahu pacifi, er ryanı kurtarmak denmiş de zaten bu işi yapan ekibin diğer işleri bunlar 🙂 internetin bilgiye ulaşımı kolaylaştırması gerekiyordu oysa ki olan tek şey dezenformasyon ve bilgi kirlilği… hürmetler ve iyi seyirler…

    • Chariots of Fire
      Chariots of Fire için demiş ki;

      Betamaxta izledim

      Vhsde izledim

      Trtde izledim

      Vcdde izledim

      Dvdde izledim

      Londra Olimpiyatlarından önce Nette izledim

      Unutulmazfilmlerde de izledim… 30 senedir izliyorum ezcümle…

      Oscarın hak edene verildiği zamanlardan bir klasik…

      Bir film klasik olarak addedilecekse; efsane olacaksa, ölümsüz olacaksa dönemin, şartların, baskının, popülerin esiri olmayıp mekandan ve zamandan münezzeh bir iş olmalı…

      Chariots of Fire tam olarak böyle bir iş… Evrensel ve Ölümsüz…

      Vangelis’in müziğiyle gerçekte yaşanmış bir olaylar manzumesini sinematografik açıdan şahane anlatan 4 oscarlı sinema filmidir.

      Din, mezhep, kardeşlik, ulus, centilmenlik, mücadele, azim, çalışkanlık gibi hemen hemen dünyadaki tüm önemli mevhumları temasında barındıran klasiktir. Öyle ki arap asıllı hocasıyla çalışan yahudi asıllı ingiliz şampiyonun cambridge akademisyenlerine kafa tutması mı? Yoksa şabat günü olimpiyatlarda yarışmayı reddeden iskoç şampiyonunun veliaht prens ve lordlara direnmesi mi 🙂 Her şey var… Adeta batmayan güneş imparatorluğundaki tüm taraflara eşit mesafede durma niyeti ve olimpik ruhun sportif kardeşliği ortaya sermesinin resmi bu film ve senfonisi vangelisin soundtrackı…

      Çinde misyonerlik yapan protestan bir rahibin tutucu oğlu olan liddell, cambridgeli yahudi abrahams, oxfordlu gazeteci bir ailenin oğlu olan montague, muhafazakar partili havers, tıp talebesi stallard gibi talebe gençlerin 1924 olimpiyatlarında büyük britanyayı tüm farklılıklarına rağmen kenetlenerek bireysel mücadele ettikleri branşlarda bile takım olmayı başararak tarihi zaferlere imza atmasını ve bilhassa son müsabaka ile amerikalıları madara edişinin destansı öyküsüdür.

      Film, seyriciye londra’dan paris’e geçen ekibin o yaz büyük kazanımlar elde ettiğini bunu birbirlerine borçlu olduklarını ve hayatlarının geri kalanında her birinin kendi dallarında, kariyerlerinde zirveye çıkarak örnek insan olmalarını aktarmakta.

      mutlaka izlenmeli… Liddell’ın kafayı koşarken geriye atması, konuşurken yağmurun sorduğu soruyla şiddetlenmesi ve verdiği “from within” cevabıyla güneş açması gibi son derece vurucu detaylara sahip şaheser… Alın çayınızı, kahvenizi bu dünyanın yapaylığından uzaklaşıp sinema nedir; sanat nedir; yaşam nedir; hayat gailesi nedir; senaryo nedir sorularının cevabını bulup salonlarda izlediğimiz sinema filmiyse bu ne diye kendinize sorup sorup durun… iyi seyirler….

    • Black ’47
      Black ’47 için demiş ki;

      Muazzam bir politik film. Son yıllarda hiç bu kadar iyisi yapılmamıştı. Öyle ki sinefiller ve eleştirmenler filmi kategorize edemiyor janrı olarak… Zira film alışılmış kalıpların dışında. Yıllardır Ken Loach gibi siyasi figürlerin sinemada bu denli muazzam konuları bu kadar az propaganda ve bol tarihi veriyle sinematografik bir yapı içerisinde aktarılması muazzam.

      Galiba filmin henüz Türkiye dağıtımcısının olmaması, dünyada iyi bir gişesi olmaması ve liberal-solcu sinema eleştirmenlerinin filmi görmezden gelmeye çalışması da tüm bunların adeta doğal bir sonucu.

      Şahsen Apocalypse Now ayarında çok ciddi bir politik mesajı var ama bunu tıpkı o filmdeki gibi kör göze parmak sokmadan yapıyor. Filmde;

      Anglikan Zulmü işlenmiş mi? İşlenmiş

      Çorba karşılığı cebri irtidak işlenmiş mi? İşlenmiş

      Cebri ingilizce dayatması işlenmiş mi? İşlenmiş

      Tefeci işbirlikçiler işlenmiş mi? İşlenmiş

      Katolik sadakati işlenmiş mi? İşlenmiş

      Kıtlığın esas sebebi olan zehirli patatesler işlenmiş mi? İşlenmiş

      Göçmen derebeyleri sorunsalı işlenmiş mi? İşlenmiş

      Britanya İmparatorluğunun tüm farklı itikadi yapılara tahakkümü işlenmiş mi? İşlenmiş

      Dolayısıyla; Irish Potato Famine-Ulster Movement-Troubles-Good Friday’e kadar uzanan 1.5 asırlık İrlanda Tarihi 100 dakikalık bir filme sıfır didaktizmle son derece akan bir kurgu ve hikaye örgüsüyle sunmak Black ’47 şimdiden sinema tarihine soktu…

      Filmin tutmamasının sebebi ise geçer akçe değil… Ne güncel siyasi tarıtşmalarda işe yarıyor ne içinde bir aşk hikayesi barındırıyor ne müstehcenlik ne şiddetin glorifikasyonu ne de klişe diyaloglar… pür gerçekler…

      Film hakkındaki genel yaftalamalarsa filmin bir kovboy filmi olduğu 🙂 alakası yok lakin afiş seçimi biraz da bu önyargıya neden oluyor. Film bir intikam hikayesi de değil dediğim gibi irlanda tarihi hakkında bilgi sahibi olmayanlara didakte etmeden en hızlı şekilde bilgi aktarımını gerilim ve aksiyon eşliğinde sunuyor.

      Karakterlerin dönüşümü de oldukça ilginç;

      Hannah (Weaving) işbirlikçi bir irlandalıdan vatanperver bir irlandalıya,

      Hobson (Keoghan) naif bir brit foot soldierından vicdan sahibi bir retçiye,

      Feeney (Frecheville) göçmen olmaya çalışan bir asker kaçağından afgan bir mücahide,

      Conneely (Rea) umursamaz bir konformistten duyarlı bir irlanda milliyetçisine dönüşüyor…

      Değişmeyen tek ana karakter ise kibirli, cahil, toy ve acımasız Pope (Fox) ki tarih boyunca İngiliz Emperyalizmi de bu değil mi? Yani film amacına ulaşıyor… Son sahnede Hannah yeni dünyaya göç ile ingilizlerden intikam alma arasında yol ayrımında kalınca tam olarak sanatsal bir ifadeyle ortalama bir irlandalının 1847’de göç etmek ve savaşmak dışında bir seçeneğinin olmadığını diğer tüm ihtimallerin asimilasyon olduğunu zamana, mekana ve imkana yenik düşmeden dört başı mamur bir anlatımla ortaya koymuş bu filmle yönetmen-senarist-yapımcı Lance Daly…

      Son bir anekdot; Daly, Berlin Film Festivalinde tüm irlanda nüfusunun bugün hala 1840lardaki nüfusuna yükselemediğini acı bir ifadeyle gözler önüne serdiğinde gazetecilerin hiçbirinden tek bir çıt bile çıkmamıştı 🙂 Varın siz düşünün ne büyük bir katliama ve soykırıma İrlandalıların maruz kaldığını… Gece gündüz politik doğruculuk kasan sinemacılar niçin bugüne kadar bu konuya hiç değinmemiş acaba? Geçer akçe değil zira…

    • Climax
      Climax için demiş ki;

      Noe Sinemasını izleyip karar verin zira bu son derece vasat bir Noe Filmi maalesef